UYUŞTURUCUYA KARŞI SAVAŞ: BİR NESLİ KAYBETMEYELİM!
Hüseyin ZORKUN yazıyor...
Uyuşturucu, yalnızca bir insanın bedenini ve beynini zehirleyen bir madde değildir.
Uyuşturucu; bir ailenin huzurunu bozan, anne ve babaların umutlarını yıkan, çocukların geleceğini karartan ve toplumun yarınlarını tehdit eden büyük bir tehlikedir.
Bugün bu tehlikeye karşı sessiz kalmak, yarın çok daha ağır bedeller ödemek anlamına gelir. Çünkü söz konusu olan yalnızca bugünün gençleri değil, ülkemizin geleceğidir.
Uyuşturucu ticaretinin en acımasız yüzü, çocukların ve gençlerin bu karanlık düzenin içine çekilmesidir.
Zehir tacirleri, çoğu zaman hayatın başındaki çocukları ve gençleri hedef alıyor.
Kimi zaman arkadaşlık ilişkileri, kimi zaman para kazanma vaadi, kimi zaman da merak ve aidiyet duygusu kullanılarak gençlerin hayatına giriliyor.
Önce bir kapı aralanıyor, ardından o kapıdan çıkmak her geçen gün daha da zorlaşıyor.
Daha da ürkütücü olan, çocukların yalnızca uyuşturucu kullanmaya yönlendirilmesi değil, uyuşturucu ticaretinde de kullanılabilmesidir. Sokaklarda, okul çevrelerinde ve çeşitli sosyal ortamlarda çocukları aracı hâline getiren suç örgütleri, kendi kirli kazançları uğruna bir neslin geleceğini hiçe sayıyor.
Bu çocuklar çoğu zaman tehlikenin büyüklüğünü anlayamadan suçun, bağımlılığın ve istismarın içine sürükleniyor.
Onları kullananlar para kazanırken bedeli çocuklar, aileler ve toplum ödüyor.
Peki, biz ne yapıyoruz? Bir çocuğumuzun uyuşturucuyla tanışmasını bekleyip ondan sonra mı harekete geçeceğiz?
Bir ailenin ocağına ateş düşmesini, bir gencin hayatının kararmasını, bir annenin gözyaşlarına boğulmasını mı bekleyeceğiz? Hayır! Mücadele, felaket kapıya dayandıktan sonra değil, tehlike daha ortaya çıkmadan başlamalıdır.
Uyuşturucuyla mücadelenin en önemli ayağı, hiç kuşkusuz ailelerdir.
Anne ve babalar, çocuklarının yalnızca karnını doyurmakla, okul ihtiyaçlarını karşılamakla ve maddi imkânlarını sağlamakla sorumluluklarını tamamlamış olmaz.
Çocuğunun kimlerle arkadaşlık ettiğini, zamanını nerede geçirdiğini, davranışlarında ve ruh hâlinde olağan dışı değişiklikler olup olmadığını takip etmek de ebeveynliğin önemli bir parçasıdır.
Elbette çocuklarımızı sürekli baskı altında tutmaktan, onları suçlayarak ve korkutarak yetiştirmekten söz etmiyorum.
Asıl mesele, güvene dayalı bir iletişim kurmak, çocuklarımızın sorunlarını anlatabilecekleri bir aile ortamı oluşturmaktır.
Onları dinlemek, anlamak, gerektiğinde sınır koymak ve tehlike karşısında zamanında harekete geçmek zorundayız. Çocuklarımızın hayatında oluşan boşlukları sevgisizlik, ilgisizlik ve iletişimsizlikle büyütürsek o boşlukları başkalarının doldurmasına zemin hazırlayabiliriz.
Bir diğer önemli sorumluluk da okullarımızın omuzlarındadır. Öğretmenlerimiz, çocuklarımızın günlerinin önemli bir bölümüne tanıklık eden, onların davranışlarını ve gelişimlerini yakından gözlemleyebilen eğitim emekçileridir.
Öğrencilerdeki belirgin değişimleri fark etmek, risk altındaki çocukları rehberlik servislerine yönlendirmek, ailelerle iş birliği yapmak ve gerektiğinde ilgili kurumlarla iletişime geçmek hayati önem taşır.
Öğretmenlerimizin bu mücadeledeki rolü yalnızca ders anlatmak değil, gerektiğinde bir çocuğun hayatına dokunarak onu tehlikeden uzaklaştırabilmektir.
Okul önleri ve çevreleri de daha etkin biçimde denetlenmelidir. Özellikle öğrencilerin giriş ve çıkış saatlerinde güvenlik tedbirleri artırılmalı, şüpheli faaliyetlere karşı duyarlılık yükseltilmeli, okul yönetimleri, aileler, yerel yönetimler ve güvenlik birimleri arasında sürekli bir koordinasyon sağlanmalıdır.
Bu denetimler yalnızca belirli günlerde yapılan uygulamalardan ibaret kalmamalı; risk değerlendirmelerine dayalı, düzenli ve sürdürülebilir bir anlayışla yürütülmelidir.
Burada önemli bir ayrıntının da altını çizmek gerekir: Okul çevresindeki güvenlik çalışmaları, öğrencileri zan altında bırakan veya masum insanları hedef hâline getiren uygulamalara dönüşmemelidir.
Amaç çocukları korkutmak değil, onları korumaktır. Güvenli okul çevreleri oluştururken çocukların haklarını, mahremiyetini ve onurunu da gözetmek zorundayız.
Güvenlik güçlerimizin uyuşturucu tacirlerine yönelik operasyonları, suç örgütlerinin ortaya çıkarılması ve zehir ticaretinin engellenmesi açısından büyük önem taşıyor. Emniyet ve jandarma birimlerimizin yürüttüğü çalışmaların kararlılıkla sürdürülmesi, uyuşturucuyla mücadelede vazgeçilmezdir. Ancak bu mücadele daha etkin istihbarat, kurumlar arası koordinasyon, sokak satıcılarından büyük tedarik ağlarına uzanan kapsamlı soruşturmalar ve suç gelirlerinin takibiyle güçlendirilmelidir.
Zehir tacirlerine göz açtırmamak, yalnızca operasyon yapmakla değil, onların yeniden örgütlenmesini ve çocuklara ulaşmasını önleyecek kalıcı tedbirler almakla mümkündür.
Bir çocuğun uyuşturucu batağına düşmesiyle birlikte sorun çoğu zaman yalnızca madde kullanımıyla sınırlı kalmıyor.
Eğitim hayatından uzaklaşma, aile bağlarının zayıflaması, sağlık sorunları, ekonomik istismar, şiddete maruz kalma ve suç örgütlerinin baskısı gibi ağır riskler ortaya çıkabiliyor.
Bazı gençler para kazanma vaadiyle suç faaliyetlerine sürüklenirken bazıları tehdit, borçlandırma veya bağımlılık üzerinden kontrol altına alınabiliyor. Başlangıçta kolay bir çıkış yolu gibi gösterilen bu karanlık yol, zamanla bir çıkmaza dönüşebiliyor.
İşte tam da bu nedenle uyuşturucu kullanan her çocuğa suçlu gözüyle bakmak yerine, onun korunmaya ve desteğe ihtiyaç duyabileceğini anlamalıyız.
Çocuğu yalnızca cezalandırarak sorunu çözemeyiz.
Bağımlılık riski taşıyan veya madde kullanımına başlamış gençlerin sağlık hizmetlerine, psikolojik desteğe, aile danışmanlığına ve eğitim hayatına yeniden bağlanmalarına imkân sağlayan programlara ulaşması gerekir.
Çocukları istismar eden, onları uyuşturucu ticaretinde kullanan ve bağımlılık üzerinden kazanç sağlayan suçlularla mücadele ederken, bu düzenin içine çekilmiş çocukları kurtarmayı da önceliklerimiz arasına almalıyız.
Çünkü kurtarılmayı bekleyen her çocuk, yeniden kazanılabilecek bir hayattır. Bugün elinden tutmadığımız, sorununu görmezden geldiğimiz, yardım çağrısını duymadığımız bir genç, yarın çok daha ağır koşullarla karşı karşıya kalabilir.
Oysa zamanında atılan bir adım, yapılan doğru bir yönlendirme, kurulan güvenli bir iletişim ve ulaştırılan profesyonel destek bir hayatın yönünü değiştirebilir.
Uyuşturucuyla mücadele, yalnızca güvenlik güçlerinin görevi değildir. Ailenin, öğretmenin, okul yönetiminin, sağlık çalışanlarının, yerel yönetimlerin, sivil toplum kuruluşlarının, medyanın ve bütün toplumun ortak sorumluluğudur. Medya olarak bizim görevimiz de yalnızca olayları duyurmak değil, tehlikenin boyutlarına dikkat çekmek, toplumu bilinçlendirmek ve çözüm yollarını gündemde tutmaktır.
Haber yaparken çocukların kimliklerini ve mahremiyetlerini korumak, onları damgalayan bir dil kullanmamak da bu sorumluluğun ayrılmaz parçasıdır.
Uyuşturucuyla mücadelede en büyük başarı, ele geçirilen madde miktarı kadar, bu maddelere ulaşması önlenen çocuklarla, tedaviye erişen gençlerle ve yeniden hayata tutunan insanlarla ölçülmelidir.
Bir operasyon elbette önemlidir; ancak bir çocuğun uyuşturucuyla hiç tanışmamasını sağlamak, bağımlılıkla mücadele eden bir gencin yeniden eğitimine dönmesine yardımcı olmak ve bir aileyi dağılmaktan kurtarmak da en az o operasyon kadar değerlidir.
Artık daha fazla konuşup daha az önlem alma dönemini geride bırakmalıyız.
Okullarımızın çevresini güvenli hâle getirmeli, aileleri bilinçlendirmeli, öğretmenlerimizi desteklemeli, tedavi ve rehabilitasyon imkânlarını güçlendirmeli, uyuşturucu ticaretinin arkasındaki suç ağlarına karşı kararlı mücadeleyi sürdürmeliyiz.
En önemlisi de çocuklarımızı yalnızca sorun ortaya çıktığında değil, hayatlarının her döneminde korumalıyız.
Unutmayalım; zehir tacirleri çocuklarımızın geleceğini hedef alıyorsa, bizim de görevimiz o geleceği korumaktır.
Bir çocuğun daha bu batağa sürüklenmesini önlemek, bir genci daha hayata kazandırmak, bir aileyi daha gözyaşından kurtarmak için hepimize görev düşüyor.
Çocuklarımızı uyuşturucuya kaptırdıktan sonra pişmanlık duymanın kimseye faydası yok. Asıl mesele, o çocukları batağa saplanmadan önce fark etmek, korumak ve sahip çıkmaktır.
Çünkü bir nesli kurtarmak, yalnızca bir çocuğu kurtarmakla başlar.
Ve unutmayalım: Uyuşturucuyla mücadelede kaybedilen her çocuk, hepimizin yüreğinde açılan bir yaradır. O yaraların büyümesine seyirci kalmayalım!