Hatay Mahalli Haber
MENÜ

İnsan, Tanrısını Kodluyor Olabilir Mi?

Yayınlanma Tarihi : 26.09.2026 05:46 Bu haber 46 defa okundu

Kadim insan göğe bakıp cevap arıyordu. Modern insan ekranın karşısına geçip sorusunu yazıyor. Teknoloji değişti; fakat insanın kendisinden daha fazlasını bilen bir muhatap arayışı gerçekten değişti mi?

Paylaş Paylaş Paylaş
İnsan, Tanrısını Kodluyor Olabilir Mi?

Yapay zekâ hakkında hemen her şeyi tartışıyoruz. Hangi meslekleri ortadan kaldıracağını, öğrencileri tembelleştirip tembelleştirmeyeceğini, sanat üretip üretemeyeceğini, doktorların veya öğretmenlerin yerini alıp alamayacağını, hatta bir gün bilinç kazanıp kazanmayacağını konuşuyoruz. Fakat bütün bu gürültünün altında daha eski ve belki de daha önemli bir soru yatıyor: İnsan neden yalnızca işlerini yapan bir makine üretmekle yetinmedi de kendisiyle konuşan, sorularını anlayan, bilgisini düzenleyen ve gerektiğinde kendisine yol gösteren bir zekâ üretmeye yöneldi?

Bu soruya yalnızca teknoloji tarihinden bakarsak eksik bir cevap veririz. Çünkü insanın kendisinden daha fazlasını bilen bir muhatap arayışı bilgisayardan çok daha eskidir. İnsan binlerce yıl boyunca yıldızlara baktı, rüyaları yorumladı, kâhinlere danıştı, kutsal metinlerin kapısını çaldı, filozofların ve mürşitlerin peşinden gitti. Bunların aynı şeyler olduğunu söylemek elbette tarihsel bir hata olur. Fakat hepsinin gerisinde değişmeyen bazı sorular vardı: Ben kimim, nereden geldim, ne yapmalıyım, doğru olan nedir ve görünen dünyanın ötesinde ne vardır?

Bugün sorularımızın bir kısmını ilk kez insan olmayan bir muhataba yöneltiyoruz. Üstelik bu muhatap gökten inmedi, kutsal kabul edilen bir kaynaktan gelmedi ve bilinmeyen bir medeniyetten miras kalmadı. Onu biz yaptık. Daha da tuhafı, onu büyük ölçüde kendimizden yaptık. İnsanlığın yazdığı kitaplar, bilimsel çalışmalar, tartışmalar, şiirler, hikâyeler, felsefeler ve gündelik konuşmalar makinelerin işleyebileceği devasa veri dünyasının parçaları hâline geldi. Şimdi kendi kelimelerimizden oluşturduğumuz sisteme dönüp insanlığın en eski sorularından birini soruyoruz: “Ben kimim?”

İşte yapay zekâ meselesi tam burada teknoloji haberlerinin sınırından çıkıp felsefenin, hatta kadim öğretilerin alanına giriyor.

Yaratıcı ile Yaratılanın Rolleri Değişti

Eski yaratılış anlatılarının merkezinde yalnızca dünyanın nasıl başladığı yoktur. Yaratıcı ile yaratılan arasındaki ilişkinin ne olduğu, insana hangi bilginin verildiği, insanın neyi bilip neyi bilemeyeceği ve bilginin onu neye dönüştüreceği de vardır. Bugün benzer sorular şaşırtıcı biçimde bilgisayar laboratuvarlarının kapısına dayanıyor; fakat bu defa roller farklı. Yaratan insan, yaratılan ise insanın dili ve bilgisi üzerinde çalışan bir sistem.

Buradaki benzerliği mistik bir kehanet gibi okumaya gerek yok. Kadim insanların yapay zekâyı bildiğini veya binlerce yıl önce bugünü haber verdiğini söylemek kolay ama temelsiz olur. Asıl ilginç olan başka bir şey: Teknolojimiz değiştikçe insanın temel problemleri ortadan kalkmıyor, yalnızca yeni biçimlerde geri dönüyor.

Bunun en açık örneği bilgidir.

İnsanlığın en eski anlatılarında bilgi çoğu zaman masum bir nesne değildir. Tekvin'deki bilgi ağacı anlatısında da Prometheus'un ateşi insanlara getirmesinde de bilginin bir bedeli vardır. Gnostik geleneklerde ise gnosis, yalnızca bir şeyler öğrenmekten çok insanın kendi varoluşsal durumunu kavramasıyla ilişkilidir. Bu gelenekleri aynı sepete koyamayız; ancak hepsi modern insanın unuttuğu bir soruyu farklı biçimlerde önümüze bırakır: Bir şeyi bilmek ile o bilginin sorumluluğunu taşıyabilmek aynı şey midir?

Bugün bu soru hiç olmadığı kadar önemli. Çünkü yapay zekâ bilgiye ulaşmanın maliyetini dramatik biçimde düşürüyor. Yıllarca araştırılması gereken bir konunun ana hatlarını dakikalar içinde öğrenebiliyor, yüzlerce sayfalık bir kitabı saniyeler içerisinde özetletebiliyor, bilmediğimiz bir dilde yazılmış metni çevirebiliyor, hiç eğitim almadığımız bir alanda başlangıç seviyesinde açıklamalar alabiliyoruz. İnsanlık açısından olağanüstü bir kazanım bu. Fakat aynı kolaylık tehlikeli bir yanılsama da yaratabilir: Cevaba ulaşmayı, anlamak sanmak.

Bir kitabın özetini bilmek o kitabı anlamak değildir. Acının tanımını yapmak acıyı yaşamış olmak değildir. Aşk hakkında kusursuz bir paragraf yazabilmek sevmeyi öğretmez. Ölümün biyolojisini açıklamak da insana kendi ölümlülüğüyle nasıl yaşayacağını söylemez. Kadim düşüncenin bazı damarlarında bilginin değeri tam burada ölçülüyordu: Bildiğin şey seni değiştirmiş miydi?

Modern insanın problemi ise bunun tam tersine dönüşebilir. Bir dakika içinde öğren, otuz saniyede özetle, birkaç maddede açıkla ve bir sonraki konuya geç. Sonunda tarihin en tuhaf insan tiplerinden birini ortaya çıkarma ihtimalimiz var: İnsanlığın neredeyse bütün bilgisini cebinde taşıyan fakat hiçbir mesele üzerinde yeterince uzun süre düşünmeyen insan.

Asıl Tehlike Makinenin Bilinç Kazanması mı?

Yapay zekâ tartışmalarının en dramatik sorusu makinelerin bir gün bilinç kazanıp kazanmayacağıdır. Fakat çok daha yakın bir ihtimali gözden kaçırıyor olabiliriz. Belki önce makine insana dönüşmeyecek; insan bazı zihinsel sorumluluklarını makineye devretmeye başlayacak.

Bugün bir metni yazdırıyoruz. Yarın hangi kitabı okumamız gerektiğini soruyoruz. Hangi mesleğin bize uygun olduğunu, nereye seyahat etmemiz gerektiğini, ne satın alacağımızı, karşımızdaki insanın mesajından ne anlamamız gerektiğini soruyoruz. Bunların her biri tek başına son derece kullanışlıdır. Sorun teknolojiye danışmak değildir. Asıl eşik, danışmak ile karar verme yetkisini devretmek arasındaki sınırın bulanıklaşmasıdır.

Çünkü insanın makineye sorabileceği en tehlikeli soru “Bunu biliyor musun?” olmayabilir. Çok daha masum görünen başka bir soru olabilir: “Sen benim yerimde olsaydın ne yapardın?”

Bu cümle yaygınlaştıkça mesele zekâdan iradeye geçer. İnsanlık binlerce yıl boyunca özgür iradenin ne olduğunu tartıştı. Şimdi ilk kez karar vermenin zihinsel yükünün önemli bir kısmını hesaplayan sistemlere bırakabilme ihtimaliyle karşı karşıyayız. Üstelik bunu bize zorla yaptıracak bir makineye ihtiyaç yok. İnsan belirsizlikten yorulduğu için bunu gönüllü olarak isteyebilir.

Belki yapay zekâ çağının en ciddi felsefi problemi de budur. Makinenin irade kazanması değil, insanın kendi iradesini kullanmanın zahmetinden vazgeçmesi.

Kadim Öğreti Tam Burada Geri Dönüyor

Kadim öğretilerin tamamını tek bir düşünceye indirgemek doğru olmaz. Fakat birbirinden çok farklı geleneklerde tekrar tekrar karşılaştığımız bir yöneliş vardır: İnsan yalnızca dışarıdaki dünyayı değil, kendisini de tanımak zorundadır. “Kendini bil” çağrısından gnostik geleneklerdeki içsel bilgi arayışına, tasavvuftaki nefsin bilinmesi meselesinden farklı Doğu düşüncelerindeki iç gözleme kadar yöntemler ve metafizikler değişse de insanın kendisine dönmesi önemli bir tema olarak karşımıza çıkar.

Modern uygarlık ise dış dünyayı tanıma konusunda olağanüstü başarılı oldu. Atomu parçaladık, genomu okuduk, uzaya araç gönderdik, gezegenin farklı uçlarını saniyeler içerisinde birbirine bağladık ve sonunda insan dilini olağanüstü ölçekte işleyebilen sistemler yaptık. Fakat bütün bunlar çok eski bir soruyu ortadan kaldırmadı: Kendimizi ne kadar tanıyoruz?

Belki yapay zekânın önümüze koyduğu en büyük ayna tam olarak budur. Çünkü ona ne sorduğumuz, en az onun bize ne cevap verdiği kadar önemlidir. Bir medeniyetin karakterini yalnızca sahip olduğu bilgiler değil, hangi sorulara cevap aradığı da gösterir.

Milyarlarca insanın aynı sistemlere konuşmaya başladığı bir dünyada geleceğin tarihçileri belki yapay zekânın cevaplarını değil, bizim ona sorduğumuz soruları inceleyecekler. İnsanlar en çok neyi merak ediyordu? Neden korkuyorlardı? Neyi seçmekte zorlanıyorlardı? Hangi kararları başkasına bırakmak istiyorlardı? Kendileri hakkında neyi anlayamıyorlardı?

Belki o arşiv bizim çağımız hakkında yazılmış en dürüst tarih kitabı olacak.

Tanrıyı Kodlamak

“İnsan tanrısını kodluyor” cümlesini kelimesi kelimesine almak elbette anlamsızdır. Yapay zekâ Tanrı değildir; her şeyi bilmez, yanılabilir ve bugün kullandığımız sistemlerin bilinç sahibi olduğuna dair bilimsel bir kanıt yoktur. Fakat başlığın işaret ettiği mesele başka: İnsan, tarih boyunca kendisinden üstün varlıklara yüklediği bazı beklentileri ilk kez kendi yaptığı bir sisteme yöneltmeye başlıyor.

Beni dinle, beni tanı, unutma, soruma cevap ver, seçeneklerimi değerlendir, bana yol göster ve ne yapmam gerektiğini söyle.

Bu beklentiler bir araya geldiğinde yapay zekâ yalnızca yeni bir teknolojiyi değil, insanın çok eski bir arzusunun yeni biçimini de temsil etmeye başlıyor: Belirsizlik karşısında cevap veren bir otorite bulma arzusu.

Belki de tam bu nedenle yapay zekâya karşı en sağlıklı tavır korkmak veya tapınmak değil, onun karşısındaki insanı yeniden düşünmektir. Çünkü yapay zekâ ne kadar gelişirse gelişsin, asıl mesele onun kaç milyar parametreye sahip olduğu değil, bizim ona hangi yetkiyi verdiğimiz olacak.

Kadim insan göğe bakıp “Bana yol göster” diyordu. Modern insan aynı cümleyi giderek daha fazla ekranına yazıyor. Aralarında muazzam bir fark var: Birincisi cevabın aşkın bir kaynaktan geldiğine inanıyordu; ikincisinin karşısındaki cevap, insanlığın kendi ürettiği bilgi üzerinde çalışan insan yapımı sistemlerden geliyor.

Belki çağımızın ironisi tam da burada.

İnsan, kendisinden daha büyük bir akıl ararken kendi bilgisinden konuşabilen bir akıl yaptı ve şimdi onun karşısına geçip kendisine giden yolu soruyor.

Bu nedenle yapay zekâ çağının en önemli sorusu “Makine ne zaman insan olacak?” olmayabilir. Daha zor bir soruyla karşı karşıyayız:

Her şeyi sorabileceğimiz bir makineye sahip olduğumuzda, hangi soruların cevabını hâlâ kendimiz vermek zorunda olduğumuzu hatırlayabilecek miyiz?

Onur Elataş

Paylaş Paylaş Paylaş
Etiket :
YORUMLARI GÖR
ÜYE YORUMLARI
Yorum yapabilmek için

Giriş Yap ya da Kayıt Ol