Hatay Mahalli Haber
MENÜ

Dünyada Olmayan Rengin Içimizdeki Adı: Süveyda

Yayınlanma Tarihi : 17.09.2026 00:47 Bu haber 51 defa okundu

Kime “Dünyada olmayan tek renk hangisidir?” diye sorsan, çoğu insan önce bildiği renkleri düşünmeye başlar. Kırmızı, mavi, yeşil, sarı… Kimi magenta der, kimi “böyle bir renk olamaz” diye itiraz eder. Benim cevabım ise daha garip: Siyah.

Paylaş Paylaş Paylaş
Dünyada Olmayan Rengin Içimizdeki Adı: Süveyda

Ama baştan söyleyeyim: “Bilimin doğru cevabı budur” demiyorum. Siyahın var olmadığını da iddia etmiyorum. Ben yalnızca fiziğin önümüze koyduğu küçük bir tuhaflıktan yola çıkarak siyaha başka türlü bakıyorum.

Çünkü siyahı her yerde görüyoruz; fakat görünür ışık tayfında “siyah” diye ayrı bir dalga boyu yok. Kırmızı, mavi ve yeşil belirli dalga boylarıyla ilişkilendirilebilir. Siyah içinse tayf üzerinde “işte siyah burada” diyebileceğimiz bağımsız bir ışık bandı bulunmaz. Bir yüzey üzerine düşen görünür ışığın büyük bölümünü soğurduğunda bize siyah görünür. Gözümüze yeterince ışık ulaşmadığında da karanlığı siyah olarak algılarız. Yani ortada gözümüze doğru yol alan özel bir “siyah ışık” yoktur.

Beni düşündüren şey tam olarak bu. Çünkü siyahı bazen bir şey geldiği için değil, bir şey gelmediği için görüyoruz. Fiziğin söylediği yer burada bitiyor. Bundan sonrası benim düşüncem. Ben siyahı bu yüzden sıradan bir renk gibi göremiyorum. Bana göre siyah, bazen bir rengin kendisinden çok, ışığın geri çekildiği yerde ortaya çıkan sınırdır.

İnsan zihninin bu sınır karşısında yaptığı şey ise daha tuhaf: Yokluğu bile isimsiz bırakmıyoruz. Ses çekildiğinde sessizlik diyoruz. Işık çekildiğinde karanlık. Bir insan hayatımızdan çıktığında geride kalan şeye özlem diyoruz. Bir anıya ulaşamadığımızda unutmak diyoruz. İnsan yalnızca var olanı adlandırmıyor; eksilene de isim veriyor.

Fakat siyahın asıl büyüsü burada başlamıyor. Çünkü karanlık gördüğümüz her yer gerçekten boş değil. Gece gökyüzüne baktığımızda yıldızların arasındaki devasa alan gözümüze siyah görünür. Fakat orası hiçlik değildir. İnsan gözünün algılayamadığı elektromanyetik ışımalar, gazlar, parçacıklar, uzak yıldızlar, galaksiler ve sayısız fiziksel süreç o siyahlığın içinde varlığını sürdürür. Kızılötesini göremiyoruz diye kızılötesi yok değildir. Mikroskop icat edilmeden önce bir damla suyun içindeki canlılar yok değildi. Teleskoplardan önce galaksiler de oradaydı. Evren, biz göremiyoruz diye eksilmiyordu. Eksik olan evren değil, bakışımızdı.

Bu cümle siyaha bakışımı değiştiriyor. Çünkü o zaman karanlık her zaman “orada hiçbir şey yok” anlamına gelmiyor. Bazen yalnızca “Sen buradan sonrasını göremiyorsun” demek oluyor. Belki siyahın en derin tarafı budur: yokluk ile görünmezlik arasındaki o ince çizgi.

Ve ben o çizgiyi en iyi Samandağ’da, gece denize bakarken hissediyorum. Gündüz Samandağ kendisini saklamaz. Dağın çizgileri açıktır. Kıyının nerede başlayıp nerede bittiğini görürsünüz. Asi kendi yatağından gelir, Akdeniz’e doğru ilerler. Deniz ile gökyüzünün sınırı ufukta ince bir çizgi gibi durur. Taşın, suyun, dağın ve göğün ayrı ayrı biçimleri vardır.

Sonra güneş iner ve dünya yavaş yavaş sınırlarını kaybetmeye başlar. Deniz koyulaşır. Dağın çizgileri önce gölgeye dönüşür, sonra karanlığın içinde erir. Ufuk silinir. Bir süre sonra gökyüzünün nerede bittiğini, denizin nerede başladığını ayırt edemezsiniz. Ama deniz yok olmamıştır. Dağ kaybolmamıştır. Ufuk da yerindedir. Dünya değişmemiştir; değişen, sizin ona ulaşma biçiminizdir.

Samandağ gecesi insana çok sade ama ağır bir şey öğretir: Görünmeyen, yok olan değildir. Gece denizin karşısında durduğunuzda önünüzde büyük bir siyahlık vardır. Gözünüz suyun derinliğini seçemez. Dibindeki taşları göremezsiniz. Akıntıyı göremezsiniz. Birkaç metre sonrasını bile karanlık yutar. Ama dalganın sesini duyarsınız. Denizin orada olduğunu bilirsiniz. Karanlık, denizi yok etmemiştir; sadece onu gözünüzden çekmiştir.

Ve insanın zihnine ister istemez şu soru düşer: Göremediğim şey gerçekten yok mu, yoksa yalnızca benim ışığım mı oraya ulaşmıyor?

Tam bu noktada karşıma bir kelime çıkıyor: Süveyda.

Kelimenin kökünü izlediğinizde yol yeniden siyaha çıkar. Arapçadaki s-w-d kökü siyahlıkla ilgilidir. Sawdāʾ kara, siyah olanı ifade eder. Suwaydāʾ ise bunun küçültülmüş biçimidir. En yalın hâliyle “küçük siyah”, “küçük kara nokta” anlamına yaklaşır.

Beni bu kelimede asıl çarpan şey tam olarak budur. Çünkü yazının başından beri koskoca bir karanlığın peşindeyiz. Gecenin siyahını, uzayın siyahını, ışığın geri çekildiği yeri, gözün ulaşamadığı sınırı konuşuyoruz. Sonra dil geliyor ve bütün o karanlığı küçücük bir noktaya indiriyor: Süveyda.

Sanki Samandağ’ın gece denizi bir anda küçülmüş de tek bir kelimenin içine sığmış gibi. Bir nokta kadar küçük, ama bir gece kadar derin.

Ve o noktadan sonra insanın kendisine bakmaması zorlaşıyor. Çünkü insan da yalnızca görünen tarafından ibaret değil. Söylediğimiz sözler var. Gösterdiğimiz yüzümüz var. Başkalarının hakkımızda bildikleri var. Bir de kendimizin bile nedenini tam olarak açıklayamadığımız taraflarımız.

Yıllardır unuttuğumuzu sandığımız bir anı, tek bir kokuyla geri gelebiliyor. Bir cümle, yıllardır dokunmadığımız bir öfkeyi uyandırabiliyor. Bazı insanlara neden yakınlık duyduğumuzu hemen açıklayamıyoruz. Bazen verdiğimiz bir kararın gerçek nedenini kendimiz bile sonradan anlamaya çalışıyoruz. Çünkü insan kendi zihninin tamamını seyredemiyor. Beyin durmadan seçiyor, bağlıyor, saklıyor, siliyor, yeniden kuruyor. Bilincimiz ise bütün bu hareketin ancak küçük bir kısmını görüyor.

Demek ki insan kendi içinde bile tamamen aydınlık değil. Ama burada karanlığı kötülükle karıştırmıyorum. Benim söylediğim başka bir şey: Karanlık bazen kötü olan değil, henüz görünmeyen olandır.

Samandağ gecesinde denizi görememek denizin yok olduğunu göstermiyorsa, insanın kendi içinde göremediği şeylerin de yok olduğunu neden düşünelim? Belki hepimizin içinde adını henüz koyamadığımız küçücük bir bölge vardır. Unutulduğu sanılan bir anı. Kaynağı bilinmeyen bir korku. Açıklanamayan bir özlem. Yıllardır cevaplanmamış bir soru. Belki yalnızca ne olduğunu henüz anlayamadığımız bir his.

Ben Süveyda’yı böyle düşünüyorum. Bir öğreti olarak değil, bir metafor olarak. İnsanın kendi içinde henüz tam olarak göremediği o küçük siyah nokta.

Belki bu yüzden “karanlık” kelimesi bana fazla büyük geliyor. Karanlık dediğimizde bütün geceyi düşünüyoruz. Süveyda dediğimizde ise gece küçülüyor, insanın içine sığabilecek kadar daralıyor ve bir noktaya dönüşüyor. Ama insan hayatında bazen bütün haritayı değiştirmeye tek bir nokta yeter.

Belki kendimizi tanımak, içimizdeki bütün karanlığı ortadan kaldırmak değildir. Belki önce orada, bizim henüz bilmediğimiz bir şey bulunduğunu kabul etmektir. Tıpkı Samandağ gecesinde denize bakarken yaptığımız gibi. Ufku görmeyiz ama vardır. Dağı seçemeyiz ama yerindedir. Deniz siyahtır ama içindeki hayat durmamıştır.

Ve belki insan da böyledir. Görünen tarafımız, bütünümüz değildir. Bazen ışığın bittiği yerde biz bitmeyiz. Bazen tam tersine, bilmediğimiz tarafımız orada başlar.

Ben “siyah yoktur” derken bunu kastediyorum. Bu bir fizik yasası değil. Bu, benim siyaha bakışım. Siyah benim için artık yalnızca ışığın azaldığı bir renk değil; gözün durduğu ama varlığın devam edebildiği bir eşik.

Samandağ gecesi bu eşiği dışarıda gösteriyor. İnsan ise onu içinde taşıyor. Ve belki hepimizin içinde, kimsenin bütünüyle göremediği, bazen kendimizin bile yaklaşamadığı küçücük bir gece var. Adı da bana göre çoktan bulunmuş:

Süveyda. Çünkü herkesin bir Süveyda’sı vardır.

Onur Elataş

0532 459 12 56

Onurelatas7@gmail.com

Paylaş Paylaş Paylaş
Etiket :
YORUMLARI GÖR
ÜYE YORUMLARI
Yorum yapabilmek için

Giriş Yap ya da Kayıt Ol