Kadim buyu kitaplarından yapay zekaya, insanlığın değişmeyen kader arayışı uzerine.

Geçen gece eski bir büyü kitabını karıştırırken kendimi tuhaf bir şey yaparken yakaladım.
Önümde yaklaşık bin yıl önce yazılmış, gezegenlerin hareketleriyle insan kaderi arasında gizli
bağlar kuran Arapça bir metin duruyordu. Bazı satırlarını anlamak için yapay zekâdan yardım
alıyordum. Bir yanda yıldızların hareketlerinden geleceği okumaya çalışan eski dünyanın
bilgisi, diğer yanda birkaç saniyede cevap üreten modern dünyanın teknolojisi... Bir süre ekrana
baktım. Sonra aklıma tuhaf bir soru takıldı: Ben gerçekten bu kitabı anlamaya mı çalışıyordum,
yoksa bin yıl önce yaşamış insanların hâlâ cevabını aradığı soruya başka bir yoldan mı
yaklaşıyordum? Yarın ne olacak?
İnsanın geleceğini öğrenme imkânı olsaydı gerçekten bilmek ister miydi? Bir daha
göremeyeceği insanları, pişman olacağı kararları, yarım kalacak hayallerini önceden öğrenmek
hayatını kolaylaştırır mıydı? Yoksa henüz yaşanmamış günlerin ağırlığını bugünden taşımaya
mı başlardı? Belki de geleceği bilme arzusunun ardında meraktan daha güçlü bir duygu vardı.
İnsan, hayatın kendi bilgisi ve izni dışında ilerlemesine tahammül edemiyordu. Bilmediği
şeylerden korkuyor, kontrol edemediklerini kader olarak adlandırıyor, sonra da o kaderi
değiştirebilmek için yeni yollar arıyordu.
Masamdaki kitabın adı Gāyetu'l-Hakim idi. Batı dünyasında Picatrix olarak bilinen, Orta Çağ'ın
en dikkat çekici ezoterik eserlerinden biri. Gezegenlerin konumlarıyla taşlar, metaller,
semboller ve insanın niyeti arasında görünmez ilişkiler bulunduğunu savunuyordu. Belirli
zamanlarda hazırlanan tılsımların olayların akışını değiştirebileceği düşünülüyordu. Bugün bu
tür doğaüstü etkileri doğrulayan bilimsel kanıtlar bulunmuyor. Fakat kitabı okurken beni asıl
etkileyen büyü tarifleri değildi. Asıl dikkat çekici olan, insanın üzerinden yüzyıllar geçmesine
rağmen değişmeyen bir alışkanlığıydı: Bilinmeyeni yalnızca anlamak değil, mümkünse
yönetmek istemek.
Aradan yaklaşık bin yıl geçti. Gökyüzünü artık çok daha iyi tanıyoruz. Gezegenlerin
yörüngelerini hesaplıyor, tutulmaların zamanını yıllar öncesinden belirliyor, milyarlarca yıl
öncesinden gelen ışığı yakalayabiliyoruz. Yapay zekâ ise devasa verilerden hareketle
davranışlarımızı analiz ediyor, tercihlerimizi tahmin ediyor, sorularımıza cevaplar üretiyor.
Elbette bilimsel tahminlerle astrolojik kehanetler aynı şey değil. Biri ölçülebilir verilere, diğeri
sembolik inançlara dayanıyor. Ama insanın her ikisine yönelirken taşıdığı psikolojik ihtiyaç
birbirine şaşırtıcı biçimde benziyor: Belirsizlikten kurtulmak.
Eskiden insan gökyüzünü bir kitap gibi okumaya çalışıyordu. Yıldızların hareketlerine anlam
yüklüyor, tutulmaları bazen uğursuzluk, bazen değişim, bazen de kaderin habercisi olarak
görüyordu. Bugün bu olayların fiziksel nedenlerini biliyoruz. Bir Güneş tutulmasının
gerçekleşmesi için evrenin bize özel bir mesaj göndermesi gerekmiyor. Ancak bir doğa olayını
açıklayabilmekle insanın o olay karşısında neden bu kadar etkilendiğini anlamak farklı
meseleler. Bilim gökyüzünün nasıl işlediğini anlatıyor; insan ise binlerce yıldır aynı gökyüzüne
bakıp kendi hayatının anlamını arıyor.
Belki de insanlığın en eski alışkanlığı, kendisini evrenin merkezine yerleştirmekti. Bir yıldız
kaydığında bunun kendisiyle ilgili olduğunu düşünmek, tekrar eden bir sayıda gizli mesaj
aramak, rastlantıları kaderin işareti saymak bazen insana teselli veriyor. Çünkü tesadüf,
kontrolümüz dışında gelişen bir dünyanın varlığını hatırlatıyor. İşaret ise bütün karmaşaya
rağmen hayatımızın görünmez bir düzen tarafından izlendiği duygusunu uyandırıyor. Oysa bir
olayın gerçekten gerçekleşmiş olması, ona yüklediğimiz anlamın da gerçek olduğunu
göstermiyor. Bazen anlamı bulmuyoruz; onu kendimiz yaratıyoruz.
Üstelik bu alışkanlık yalnızca eski çağlara ait değil. Bugün de birini çok özlediğimizde adını
her yerde görmeye başlıyoruz. Bir şeyden korktuğumuzda o korkuyu doğrulayan haberleri daha
kolay fark ediyoruz. Bir karar vermek istediğimizde kararımızı destekleyen tesadüfleri
büyütüyor, tersini gösterenleri görmezden geliyoruz. Sonra bütün bunlara kader diyoruz. Belki
de burada sormamız gereken soru, evrenin bize ne anlatmaya çalıştığı değil, bizim evrene ne
anlattırmak istediğimizdir.
Asıl çelişki ise başka yerde. Gökyüzündeki işaretleri çözmeye çalışırken kendi
davranışlarımızın en açık işaretlerini görmezden geliyoruz. Bir rüyanın anlamını günlerce
düşünüyor ama öfkelendiğimizde neden aynı kırıcı cümleleri kurduğumuzu sorgulamıyoruz.
Bir gezegenin konumunu öğrenmeye çalışırken yıllardır taşıdığımız bir kırgınlığın hayatımızı
nasıl yönettiğini fark etmiyoruz. Başkalarının niyetlerini çözmek için büyük çaba gösteriyor,
kendi niyetlerimizle yüzleşmekten kaçıyoruz. Milyarlarca yıl öncesinden gelen ışığı
yakalayabiliyoruz ama bazen dün söylediğimiz bir yalanın karanlığını aydınlatmaya cesaret
edemiyoruz.
İnsan kendisini tanıdığını sandığı yerde, bazen kendisine en fazla yabancılaşır. Çünkü herkesin
zihninde kendisi hakkında anlatmayı sevdiği bir hikâye vardır. O hikâyede genellikle iyi
niyetliyizdir, haklıyızdır, şartlara rağmen doğru davranan tarafızdır. Bizim öfkemiz haklı bir
tepki, başkasının öfkesi tahammülsüzlüktür. Bizim suskunluğumuz olgunluk, başkasının
suskunluğu kibirdir. Kendi hatalarımızı koşullarla açıklar, başkalarının hatalarını karakterlerine
bağlarız. İnsan çoğu zaman kendi hikâyesinin hem yazarı hem de en sadık okurudur; hoşuna
gitmeyen sayfaları sessizce atlar.
Bugün bu eski yanılgının üzerine yeni bir güç eklendi: Bilgi bolluğu. Tarihte hiçbir kuşak bu
kadar çok bilgiye bu kadar kolay ulaşmadı. Birkaç saniye içinde eski elyazmalarını
inceleyebiliyor, yabancı dillerdeki eserleri çevirebiliyor, dünyanın öbür ucundaki gelişmeleri
öğrenebiliyoruz. Ama bilgiye ulaşmanın kolaylaşması, bilgeliğin de aynı hızla geliştiği
anlamına gelmiyor. Sosyal medyada birkaç saniyelik görüntüden bir insanın karakterini
çözdüğümüzü, bir haber başlığından bütün gerçeği öğrendiğimizi sanıyoruz. Herkesin bir
hükmü var; çok az insanın ise hüküm vermeden önce beklemeye sabrı.
Oysa bazen insanın söyleyebileceği en bilgece cümle yalnızca iki kelimedir: Bilmiyorum.
Kadim mârifet düşüncesini bugün yeniden ele almaya değer kılan tarafı da burada arıyorum.
Mârifeti yalnızca gizli bilgiler öğrenmek, sembolleri çözmek veya başkalarının ulaşamadığı
sırlara sahip olmak şeklinde anlamak eksik kalıyor. Asıl mesele, öğrendiğimiz şeyin
hayatımızda neye dönüştüğü. Adalet hakkında konuşmakla sevmediğimiz birine adil
davranmak, sabrı anlatmakla gerçekten sabredebilmek, merhameti övmekle öfkeli olduğumuz
birine zarar vermemeyi seçmek aynı şey değil. Bilgi zihinde bulunabilir; fakat onun insanı
değiştirip değiştirmediği davranışlarımızda ortaya çıkar.
Yapay zekâ bu ayrımı daha da görünür hâle getiriyor. Bugün bir makineye ahlâk üzerine
etkileyici bir yazı hazırlatabilir, insan psikolojisini açıklatabilir, hayatımızdaki çelişkileri
sıralatabiliriz. Fakat bunların hiçbiri daha iyi bir insan olacağımızı garanti etmiyor. Yapay zekâ
bize bir tartışmayı nasıl kazanabileceğimizi gösterebilir ama bazen tartışmayı kazanmak yerine
karşımızdakini anlamayı seçmek bizim sorumluluğumuzdur. Bir özür mesajı yazabilir ama
gerçekten pişman olmak, verdiğimiz zararı onarmak ve aynı yanlışı tekrarlamamak yine bize
düşer. Teknoloji imkânlarımızı genişletir; vicdanımızın yerine geçemez.
Üstelik modern insan yalnızca bilgiye değil, hıza da bağımlı hâle geldi. Her şeyi hemen
istiyoruz. Hemen öğrenmek, hemen kazanmak, hemen iyileşmek, hemen sevilmek... Beklemeyi
başarısızlık, sessizliği boşluk, belirsizliği tehdit sayıyoruz. Oysa hayatın en önemli
dönüşümlerinin bazıları hızlandırılamaz. Güven zamanla kurulur. Bir kaybın acısı takvimde
belirlediğimiz gün sona ermez. İnsan kendisini birkaç kişilik testiyle tanıyamaz. Teknoloji bize
zamandan nasıl tasarruf edeceğimizi öğretti ama kazandığımız zamanı nasıl yaşayacağımızı
aynı açıklıkla öğretemedi.
Belki de geleceği öğrenme arzumuz, bugünü yaşamakta zorlanmamızdan kaynaklanıyor. Yarın
ne olacağını merak ederken bugün söylememiz gereken sözü erteliyor, bugün onarmamız
gereken ilişkiyi ihmal ediyor, bugün göstermemiz gereken merhameti başka bir zamana
bırakıyoruz. Sonra geleceğin gelmesini bekliyoruz. Oysa gelecek, çoğu zaman bugün
ertelediğimiz hayatın sonuçlarıyla geliyor.
Her şeyi kontrol edemeyeceğimizi kabul etmek, hiçbir şey yapamayacağımız anlamına gelmez.
Sevdiğimiz bir insanın kararlarını yönetemeyiz ama ona nasıl davranacağımızı seçebiliriz.
Geçmişte yaşananları değiştiremeyiz ama onların bugün başkalarına nasıl yansıyacağını
etkileyebiliriz. Dünyadaki bütün acıları ortadan kaldıramayız ama karşımıza çıkan bir acıya
kayıtsız kalmamayı seçebiliriz. Kader hakkında büyük cümleler kurmak kolaydır; asıl mesele,
hayatın bize bıraktığı sorumlulukları yerine getirmektir.
O gece masamın başına yeniden döndüğümde eski kitabın sayfaları hâlâ açıktı. Bir tarafta
yüzyıllar önce yaşamış insanların yıldızlara yüklediği umutlar, diğer tarafta yapay zekânın
ürettiği cevaplar duruyordu. Pencereden dışarı baktım. Yıldızlar benim yarınımı bilmekle
ilgilenmiyordu. Kendi fiziksel düzenleri içinde varlıklarını sürdürüyorlardı. Belki de kabul
etmekte zorlandığımız gerçek buydu: Evren bize kişisel bir anlam vermek zorunda değildi.
Hayatımızın anlamını yalnızca gökyüzünden gelecek işaretlere veya makinelerin üreteceği
cevaplara bırakamazdık.
Bilgisayarın ekranını kapattım. Odada kısa bir sessizlik oldu. Az önce bin yıllık bir metindeki
sembollerin anlamını öğrenmek için gösterdiğim sabrı düşündüm. Aynı sabrı kendimi anlamak
için ne kadar göstermiştim? Bir başkasının yanlışını fark ettiğim hızla kendi yanlışımı da
görebiliyor muydum? Kırdığım bir insanın karşısında, haklı çıkmaya çalışmadan durabiliyor
muydum?
O gece gelecekle ilgili yeni bir cevap bulmadım. Ama belki daha önemli bir soruyla karşılaştım.
İnsanlık yıldızları okumayı öğrendi. Belki bir gün evrenin bugün hayal bile edemediğimiz
sırlarını da çözecek. Fakat bütün bu ilerlemenin ortasında hâlâ cevaplanmayı bekleyen daha
yakın bir mesele var: Kendi korkularımızı, arzularımızı, hatalarımızı ve başkalarının hayatında
bıraktığımız izleri okuyabiliyor muyuz?
Çünkü insanlığın en eski büyüsü, yıldızlara hükmedebileceğine inanması değildi.
Kendisini değiştirmeden kaderini değiştirebileceğini sanmasıydı.
Ve belki de bin yıldır etkisinden kurtulamadığımız tek büyü, tam olarak budur.