Hatay Mahalli Haber
MENÜ

İnsan Yıldızları Okumayı öğrendi, Kendini Okumayı Unuttu

Yayınlanma Tarihi : 10.10.2026 19:59 Bu haber 48 defa okundu

Kadim buyu kitaplarından yapay zekaya, insanlığın değişmeyen kader arayışı uzerine.

Paylaş Paylaş Paylaş
İnsan Yıldızları Okumayı öğrendi, Kendini Okumayı Unuttu

Geçen gece eski bir büyü kitabını karıştırırken kendimi tuhaf bir şey yaparken yakaladım.

Önümde yaklaşık bin yıl önce yazılmış, gezegenlerin hareketleriyle insan kaderi arasında gizli

bağlar kuran Arapça bir metin duruyordu. Bazı satırlarını anlamak için yapay zekâdan yardım

alıyordum. Bir yanda yıldızların hareketlerinden geleceği okumaya çalışan eski dünyanın

bilgisi, diğer yanda birkaç saniyede cevap üreten modern dünyanın teknolojisi... Bir süre ekrana

baktım. Sonra aklıma tuhaf bir soru takıldı: Ben gerçekten bu kitabı anlamaya mı çalışıyordum,

yoksa bin yıl önce yaşamış insanların hâlâ cevabını aradığı soruya başka bir yoldan mı

yaklaşıyordum? Yarın ne olacak?

İnsanın geleceğini öğrenme imkânı olsaydı gerçekten bilmek ister miydi? Bir daha

göremeyeceği insanları, pişman olacağı kararları, yarım kalacak hayallerini önceden öğrenmek

hayatını kolaylaştırır mıydı? Yoksa henüz yaşanmamış günlerin ağırlığını bugünden taşımaya

mı başlardı? Belki de geleceği bilme arzusunun ardında meraktan daha güçlü bir duygu vardı.

İnsan, hayatın kendi bilgisi ve izni dışında ilerlemesine tahammül edemiyordu. Bilmediği

şeylerden korkuyor, kontrol edemediklerini kader olarak adlandırıyor, sonra da o kaderi

değiştirebilmek için yeni yollar arıyordu.

Masamdaki kitabın adı Gāyetu'l-Hakim idi. Batı dünyasında Picatrix olarak bilinen, Orta Çağ'ın

en dikkat çekici ezoterik eserlerinden biri. Gezegenlerin konumlarıyla taşlar, metaller,

semboller ve insanın niyeti arasında görünmez ilişkiler bulunduğunu savunuyordu. Belirli

zamanlarda hazırlanan tılsımların olayların akışını değiştirebileceği düşünülüyordu. Bugün bu

tür doğaüstü etkileri doğrulayan bilimsel kanıtlar bulunmuyor. Fakat kitabı okurken beni asıl

etkileyen büyü tarifleri değildi. Asıl dikkat çekici olan, insanın üzerinden yüzyıllar geçmesine

rağmen değişmeyen bir alışkanlığıydı: Bilinmeyeni yalnızca anlamak değil, mümkünse

yönetmek istemek.

Aradan yaklaşık bin yıl geçti. Gökyüzünü artık çok daha iyi tanıyoruz. Gezegenlerin

yörüngelerini hesaplıyor, tutulmaların zamanını yıllar öncesinden belirliyor, milyarlarca yıl

öncesinden gelen ışığı yakalayabiliyoruz. Yapay zekâ ise devasa verilerden hareketle

davranışlarımızı analiz ediyor, tercihlerimizi tahmin ediyor, sorularımıza cevaplar üretiyor.

Elbette bilimsel tahminlerle astrolojik kehanetler aynı şey değil. Biri ölçülebilir verilere, diğeri

sembolik inançlara dayanıyor. Ama insanın her ikisine yönelirken taşıdığı psikolojik ihtiyaç

birbirine şaşırtıcı biçimde benziyor: Belirsizlikten kurtulmak.

Eskiden insan gökyüzünü bir kitap gibi okumaya çalışıyordu. Yıldızların hareketlerine anlam

yüklüyor, tutulmaları bazen uğursuzluk, bazen değişim, bazen de kaderin habercisi olarak

görüyordu. Bugün bu olayların fiziksel nedenlerini biliyoruz. Bir Güneş tutulmasının

gerçekleşmesi için evrenin bize özel bir mesaj göndermesi gerekmiyor. Ancak bir doğa olayını

açıklayabilmekle insanın o olay karşısında neden bu kadar etkilendiğini anlamak farklı

meseleler. Bilim gökyüzünün nasıl işlediğini anlatıyor; insan ise binlerce yıldır aynı gökyüzüne

bakıp kendi hayatının anlamını arıyor.

Belki de insanlığın en eski alışkanlığı, kendisini evrenin merkezine yerleştirmekti. Bir yıldız

kaydığında bunun kendisiyle ilgili olduğunu düşünmek, tekrar eden bir sayıda gizli mesaj

aramak, rastlantıları kaderin işareti saymak bazen insana teselli veriyor. Çünkü tesadüf,

kontrolümüz dışında gelişen bir dünyanın varlığını hatırlatıyor. İşaret ise bütün karmaşaya

rağmen hayatımızın görünmez bir düzen tarafından izlendiği duygusunu uyandırıyor. Oysa bir

olayın gerçekten gerçekleşmiş olması, ona yüklediğimiz anlamın da gerçek olduğunu

göstermiyor. Bazen anlamı bulmuyoruz; onu kendimiz yaratıyoruz.

Üstelik bu alışkanlık yalnızca eski çağlara ait değil. Bugün de birini çok özlediğimizde adını

her yerde görmeye başlıyoruz. Bir şeyden korktuğumuzda o korkuyu doğrulayan haberleri daha

kolay fark ediyoruz. Bir karar vermek istediğimizde kararımızı destekleyen tesadüfleri

büyütüyor, tersini gösterenleri görmezden geliyoruz. Sonra bütün bunlara kader diyoruz. Belki

de burada sormamız gereken soru, evrenin bize ne anlatmaya çalıştığı değil, bizim evrene ne

anlattırmak istediğimizdir.

Asıl çelişki ise başka yerde. Gökyüzündeki işaretleri çözmeye çalışırken kendi

davranışlarımızın en açık işaretlerini görmezden geliyoruz. Bir rüyanın anlamını günlerce

düşünüyor ama öfkelendiğimizde neden aynı kırıcı cümleleri kurduğumuzu sorgulamıyoruz.

Bir gezegenin konumunu öğrenmeye çalışırken yıllardır taşıdığımız bir kırgınlığın hayatımızı

nasıl yönettiğini fark etmiyoruz. Başkalarının niyetlerini çözmek için büyük çaba gösteriyor,

kendi niyetlerimizle yüzleşmekten kaçıyoruz. Milyarlarca yıl öncesinden gelen ışığı

yakalayabiliyoruz ama bazen dün söylediğimiz bir yalanın karanlığını aydınlatmaya cesaret

edemiyoruz.

İnsan kendisini tanıdığını sandığı yerde, bazen kendisine en fazla yabancılaşır. Çünkü herkesin

zihninde kendisi hakkında anlatmayı sevdiği bir hikâye vardır. O hikâyede genellikle iyi

niyetliyizdir, haklıyızdır, şartlara rağmen doğru davranan tarafızdır. Bizim öfkemiz haklı bir

tepki, başkasının öfkesi tahammülsüzlüktür. Bizim suskunluğumuz olgunluk, başkasının

suskunluğu kibirdir. Kendi hatalarımızı koşullarla açıklar, başkalarının hatalarını karakterlerine

bağlarız. İnsan çoğu zaman kendi hikâyesinin hem yazarı hem de en sadık okurudur; hoşuna

gitmeyen sayfaları sessizce atlar.

Bugün bu eski yanılgının üzerine yeni bir güç eklendi: Bilgi bolluğu. Tarihte hiçbir kuşak bu

kadar çok bilgiye bu kadar kolay ulaşmadı. Birkaç saniye içinde eski elyazmalarını

inceleyebiliyor, yabancı dillerdeki eserleri çevirebiliyor, dünyanın öbür ucundaki gelişmeleri

öğrenebiliyoruz. Ama bilgiye ulaşmanın kolaylaşması, bilgeliğin de aynı hızla geliştiği

anlamına gelmiyor. Sosyal medyada birkaç saniyelik görüntüden bir insanın karakterini

çözdüğümüzü, bir haber başlığından bütün gerçeği öğrendiğimizi sanıyoruz. Herkesin bir

hükmü var; çok az insanın ise hüküm vermeden önce beklemeye sabrı.

Oysa bazen insanın söyleyebileceği en bilgece cümle yalnızca iki kelimedir: Bilmiyorum.

Kadim mârifet düşüncesini bugün yeniden ele almaya değer kılan tarafı da burada arıyorum.

Mârifeti yalnızca gizli bilgiler öğrenmek, sembolleri çözmek veya başkalarının ulaşamadığı

sırlara sahip olmak şeklinde anlamak eksik kalıyor. Asıl mesele, öğrendiğimiz şeyin

hayatımızda neye dönüştüğü. Adalet hakkında konuşmakla sevmediğimiz birine adil

davranmak, sabrı anlatmakla gerçekten sabredebilmek, merhameti övmekle öfkeli olduğumuz

birine zarar vermemeyi seçmek aynı şey değil. Bilgi zihinde bulunabilir; fakat onun insanı

değiştirip değiştirmediği davranışlarımızda ortaya çıkar.

Yapay zekâ bu ayrımı daha da görünür hâle getiriyor. Bugün bir makineye ahlâk üzerine

etkileyici bir yazı hazırlatabilir, insan psikolojisini açıklatabilir, hayatımızdaki çelişkileri

sıralatabiliriz. Fakat bunların hiçbiri daha iyi bir insan olacağımızı garanti etmiyor. Yapay zekâ

bize bir tartışmayı nasıl kazanabileceğimizi gösterebilir ama bazen tartışmayı kazanmak yerine

karşımızdakini anlamayı seçmek bizim sorumluluğumuzdur. Bir özür mesajı yazabilir ama

gerçekten pişman olmak, verdiğimiz zararı onarmak ve aynı yanlışı tekrarlamamak yine bize

düşer. Teknoloji imkânlarımızı genişletir; vicdanımızın yerine geçemez.

Üstelik modern insan yalnızca bilgiye değil, hıza da bağımlı hâle geldi. Her şeyi hemen

istiyoruz. Hemen öğrenmek, hemen kazanmak, hemen iyileşmek, hemen sevilmek... Beklemeyi

başarısızlık, sessizliği boşluk, belirsizliği tehdit sayıyoruz. Oysa hayatın en önemli

dönüşümlerinin bazıları hızlandırılamaz. Güven zamanla kurulur. Bir kaybın acısı takvimde

belirlediğimiz gün sona ermez. İnsan kendisini birkaç kişilik testiyle tanıyamaz. Teknoloji bize

zamandan nasıl tasarruf edeceğimizi öğretti ama kazandığımız zamanı nasıl yaşayacağımızı

aynı açıklıkla öğretemedi.

Belki de geleceği öğrenme arzumuz, bugünü yaşamakta zorlanmamızdan kaynaklanıyor. Yarın

ne olacağını merak ederken bugün söylememiz gereken sözü erteliyor, bugün onarmamız

gereken ilişkiyi ihmal ediyor, bugün göstermemiz gereken merhameti başka bir zamana

bırakıyoruz. Sonra geleceğin gelmesini bekliyoruz. Oysa gelecek, çoğu zaman bugün

ertelediğimiz hayatın sonuçlarıyla geliyor.

Her şeyi kontrol edemeyeceğimizi kabul etmek, hiçbir şey yapamayacağımız anlamına gelmez.

Sevdiğimiz bir insanın kararlarını yönetemeyiz ama ona nasıl davranacağımızı seçebiliriz.

Geçmişte yaşananları değiştiremeyiz ama onların bugün başkalarına nasıl yansıyacağını

etkileyebiliriz. Dünyadaki bütün acıları ortadan kaldıramayız ama karşımıza çıkan bir acıya

kayıtsız kalmamayı seçebiliriz. Kader hakkında büyük cümleler kurmak kolaydır; asıl mesele,

hayatın bize bıraktığı sorumlulukları yerine getirmektir.

O gece masamın başına yeniden döndüğümde eski kitabın sayfaları hâlâ açıktı. Bir tarafta

yüzyıllar önce yaşamış insanların yıldızlara yüklediği umutlar, diğer tarafta yapay zekânın

ürettiği cevaplar duruyordu. Pencereden dışarı baktım. Yıldızlar benim yarınımı bilmekle

ilgilenmiyordu. Kendi fiziksel düzenleri içinde varlıklarını sürdürüyorlardı. Belki de kabul

etmekte zorlandığımız gerçek buydu: Evren bize kişisel bir anlam vermek zorunda değildi.

Hayatımızın anlamını yalnızca gökyüzünden gelecek işaretlere veya makinelerin üreteceği

cevaplara bırakamazdık.

Bilgisayarın ekranını kapattım. Odada kısa bir sessizlik oldu. Az önce bin yıllık bir metindeki

sembollerin anlamını öğrenmek için gösterdiğim sabrı düşündüm. Aynı sabrı kendimi anlamak

için ne kadar göstermiştim? Bir başkasının yanlışını fark ettiğim hızla kendi yanlışımı da

görebiliyor muydum? Kırdığım bir insanın karşısında, haklı çıkmaya çalışmadan durabiliyor

muydum?

O gece gelecekle ilgili yeni bir cevap bulmadım. Ama belki daha önemli bir soruyla karşılaştım.

İnsanlık yıldızları okumayı öğrendi. Belki bir gün evrenin bugün hayal bile edemediğimiz

sırlarını da çözecek. Fakat bütün bu ilerlemenin ortasında hâlâ cevaplanmayı bekleyen daha

yakın bir mesele var: Kendi korkularımızı, arzularımızı, hatalarımızı ve başkalarının hayatında

bıraktığımız izleri okuyabiliyor muyuz?

Çünkü insanlığın en eski büyüsü, yıldızlara hükmedebileceğine inanması değildi.

Kendisini değiştirmeden kaderini değiştirebileceğini sanmasıydı.

Ve belki de bin yıldır etkisinden kurtulamadığımız tek büyü, tam olarak budur.

Paylaş Paylaş Paylaş
Etiket :
YORUMLARI GÖR
ÜYE YORUMLARI
Yorum yapabilmek için

Giriş Yap ya da Kayıt Ol